Kara Kitap ve Orhan Pamuk üzerine eleştirel yazılarımı
sırasıyla 1995 ve 1999 yıllarında yazmıştım. O dönemde biraz yankı uyandıran,
Sayın Ahmet Taner Kışlalı ve İkinci Cumhuriyetçi blok arasında sert kalem
kavgalarına yol açan yazılarım uzun süredir yalnızca kendi arşivimde
korunmaktaydı. O günlerden kalan Kargasavar kimliğimi de kullanarak bir blog
oluşturunca, yakınlarımdan bu yazılarımı da burada paylaşmamı isteyen uyarılar
aldım.
1999’dan bu yana birçok değişim oldu. Bir zamanlar Devlet
Sanatçısı seçilmesine, hele bunu reddederek kahramanlık taslama olanağı
verilmesine dayanamayarak kaleme sarılırken, artık Nobel ödüllü bir yazara
sahip olmanın gururunu (!) yaşıyorum. Nobel için gerekli olan “muhalif” yazar kimliğine kavuşmada
Atatürk’e yönelik küçük hınzırlıklar yeterli olmayınca,” Ermeni” kartını oynadığı söylenir oldu. Madem ki sonunda bir Nobel’imiz
oldu, artık bunun nasıl alındığı önemli değildir, akılda kalan Nobel alanın
ulusal kimliğidir de dendi. Elbette gerçekliği var bu sözün; Nobel’i saygın bir
ödül olarak kabul ettiğimiz günlerde, genel kültür bilgimizin bir kanıtı
olarak, kazananların isimleri yanında, hangi ulustan olduklarını da aklımızda
tutmaya çalışırdık. O yazarların taşıdıkları ulusal kimliğe ne denli sahip
çıktıkları, hiç de umurumuzda değildi. Yazar Sovyetler Birliği’ndense düzen
karşıtı ve antikomünist kimliği olması kesin kabulümüzdü. Şolohof, farklı
yönüyle beni çok şaşırtmıştı, onun bir düzen karşıtı değil de Lenin nişanına
sahip bir Sovyet sanatçısı olduğunu öğrenince okuduğum kitabı daha iyi
anlayabilmiştim. Demek ki o günlerde Nobel komitesini etkileyen, Sovyet
rejimine hoşgörüyle yaklaşmalarını sağlayan ılıman bir rüzgâr esmekteymiş. Sartre’a
da ödül verilmişti; sanırım, birçokları gibi ben de Nobel konusundaki ilk
uyanışımı buna borçluyum; ödülü reddetmesi bir tokat gibi ses getirmişti.
Çok zamandır Nobel Edebiyat Ödülünü kimin aldığını en fazla
bir hafta aklımda tutabiliyorum; kitap seçerken de hiç önem taşımıyor benim
için. Yalnızca Nobel ödülü kazanmış yazarları okusak, kim bilir her ülkede ne
Aziz Nesin’ler, ne Rıfat Ilgaz’lar vardır, Nobel’in yanından geçemeyen, hiçbirinden
haberimiz olmaz, hiçbirini okuyamazdık.
Muhalif yazar kimliği kafamı kurcalıyor çokça. Bir kez
kovuşturulup, dost düşman herkesi arkasına alıp, bir kez kahramanca (!) savunma
yapmaya gitmek böyle bir kimlik kazanmaya yeterli oluyormuş demek ki. Bu
durumda Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve pek çokları boşuna yıllarını demir
parmaklıklar ardında geçirmişler. Öyle ya günümüzde tutukluluklarını peşin
verilmiş bir hüküm gibi yaşayan aydınlarımız bu bedeli, düzen karşıtlığı kimlikleriyle
değil, düzen yanlısı, statükocu oldukları savıyla ödüyorlar; düzen karşıtları
uzun süredir hem iktidar sahibi, hem de mağdur muhalif. Muhalefet ettikleri;
bir ulusun yoktan varoluşu, emperyalizmi alt edip bağımsızlığı yenmekle
kalmayıp, bir de ortaçağ karanlığından Aydınlanma Devrimine sıçrayış, kulluktan
yurttaşlığa yükseliş.
Ankara, 3 Mart 2012
Ne çok üzülmüştüm, yazının gazetemiz Cumhuriyet'te yayınlanmamış olmasına. Üzüntümü yenen en güçlü olay, Saygıyla andığım, değerli büyüğüm İlhan Selçuk'un beni arayarak, "Kardeşinin yazısı çok güzel!" demesiydi. Bunu ben de biliyordum ama onun gibi güçlü bir kalemin, bana göre bir filozofun, bunu belirtmesi; bana, evime, bizzat telefon etmesi, "Yayınlayacağım." demesi kadar önemliydi. Senin de belirttiğin nedenlerle, o sırada yayınlayamamıştı yazıyı ama ileriki günlerde "Pamuk" olaylarındaki seni haklı çıkaran, bana göre Nobel'i almasını sağlayan tavrındaki çirkinliklerde, hep hayıflanır gibi, bana zamanlamayı hatırlatması ilginçti.
YanıtlaSilAnımsadığım bir, diğer önemli olay da, Ankara Radyosundaki mini oturum çekimi öncesi yazından söz ettiğimde, tanışmış olmaktan onur duyduğum Ahmet Taner Kışlalı'nın, içten bir sahiplenme coşkusuyla, "Bu yazıya ben yer vereceğim. Veremezsem mutlaka değineceğim, çok önemli bir saptama" demesiydi.
Biliyor musun? O, mini oturumu gerçekleştirememiştim. Çünkü yapımcılık hayatımda ilk kez bir konuğumu, stüdyodan uzaklaştırmıştım.
O, ismi bende saklı kişi, konusu "Cumhuriyet ve Atatürk" olan bir oturumda, o dönemde moda olduğu için olsa gerek, Atatürk'ü küçümsemiş, Kışlalı'yı da aslında kıskançça, ama "Atatürk'ü çok fazla abarttığı" suçlamasıyla, hakarete varan sözler sarf ederek incitmişti. Şimdilerde benzerleri çok fazla bulunan O kişinin, Kışlalı'nın ve diğer konuklarımın sabrımızı zorlayan aşağılayıcı bir tavır içine girmesi, bardağı taşırmıştı. Atatürk için söyledikleri, Kışlalı'ya yaptığı haksız suçlamalar, kanıma dokunmuş, benim için çok önemli olan İstanbul'dan gelerek yapmak istediğim izlencemi gerçekleştirmemi, önlemişti. Sonra ne oldu biliyor, musun? O, stüdyodan çıkardığım kişi, olaydan bir hafta sonra günah çıkarır gibi, Atatürk'ü öven muhteşem bir yazı yazmış, Cumhuriyet ikinci sayfada yayınlatmıştı. Bunu görür görmez telefona sarılıp, Kışlalı'yı aradığımda her zamanki nezaketi ile "Bilmem ki, niçin bunları yapıyor? Biz aynı üniversitedeyiz, aslında İyi Biri'dir. Kendisiyle dosttuk" demişti.
Gördüğün gibi o dosta, bir şey olmadı. Şimdilerde adı bile duyulmuyor. Ne yazık ki, Ahmet Taner Kışlalı'yı O güzel, karınca ezmez bilim insanını parçaladılar...
Kargasavar yazınla, bu acı tatlı anılarımı canlandırdığın için teşekkürler benim için kardeşler sıralamasında en küçük ama yürüği görkemli, filozof kardeşim...
Feride Esen Bilgin
YanıtlaSil
Yorum ekle
Daha fazlasını yükle...
Sonraki Kayıt Ana Sayfa
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
Kargasavara yeniden is dustu.Adam sikildikca tek aklinda tuttugu kelimeyle saldiriyor aklinca.Biz de onun Nobel aferin torenindeki gercek kitlesi onundeki "docile" halini unutmadik.
YanıtlaSil