“ALBAY AURELIANO BUENDIA, yıllar, yıllar sonra, idam mangasıyla yüz yüze geldiğinde, buz denen şeyi babasıyla keşfe çıktığı o ırak ikindi vaktini hatırlayacaktı birden.”
Marquez'le tanışmam bu tümceyle olmuştu. Bu tümce, Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumaya başlayan herkesi olduğu gibi beni de büyülemişti. Kitabın başına bir soy ağacı eklemeyi gerektirecek sayıda ve özellikte karakterin, uzun bir zaman aralığına yayılmışserüveninin şaşırtıcı bir akıcılıkla okunabilmesi, Marquez'in zaman boyutuna olağanüstü egemenliği sayesindedir. Bu tümceyle Marquez egemenliğini ilan eder, okuyucuya girişeceği olağanüstü zaman yolculuğunu müjdeler; bu tümcenin büyüsünü algılayan okurun romanı sonuna dek okumaktan başka bir seçeneği yoktur.
Gerçek bir buluşla, yeni bir teknikle ilk kez tanışan insan, kıskançlık ateşiyle yanar: -Bunu ben bulmuş olmalıydım. ya da-Neden ben bulamadım? -Ben de yapabilirim; bu, bu denli güzel olduğuna göre benim yapacağım da güzel olacaktır, gibi düşüncelerin saldırısına uğrar kişi.
Marquez'in olağanüstü tümcesinin uyandırdığı kıskançlık nöbetini atlatmam çok kolay olmuştu:-Ustaların buluşları, bazan şansa, ancak çoğu zaman onlara usta sanını kazandıran sıra dışı yaratıcı yeteneklerine bağlıydı.-Ben bir yazar değildim, tüm yaşamım boyunca birkaç sayfayı geçecek herhangi bir şey yazıp yazamayacağım bile belli değildi. -Ustaların buluşları yeniden yazılamazdı, benzerlerin aynı tadı vermesi olanaksızdı. Bir ustanın buluşuna ancak bir başka usta, nazire ya da kinaye yazarak yaklaşabilirdi.
Yıllar sonra Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını okumaya başladığımda, yukarıdaki düşüncelerimi anımsamış, az sonra önemli bir yargıya varmak zorunda kalacağımıanlamıştım: Elimde tuttuğum ya bir ustanın naziresi, ya da sıradan bir yazarın cesur bir öykünmesiydi. O çok beğendiğim tümce kalıbının Kara Kitaptaki abartılmış yinelenme sıklığını farkettiğimde ilk aklıma gelen, büyük orkestrasyon ustası Ravel'in düşünceleri olmuştu. Ravel'e göre orkestrasyonun başarı ölçüsü vurmalı sazların kullanılış biçimidir; diğer sazların bütünlüğü içinde alçak gönüllülükle duyulmazlaşan ve yerinde, kararınca öne çıkışlarla parıldayan vurmalı sazların... Oysa Kara Kitap'ta bulduğum, bir pop müzik parçasına eşlik eden tekdüze ritm sazlardı, ya da bir ritm box.
Yüzyıllık Yalnızlık'ı bir solukta okumuştum. (Bunda Sayın Seçkin Cılızoğlu' nun olağanüstü güzellikteki Türkçesinin rolünü vurgulamak istiyorum; birçok Latin Edebiyatı ürününü, çeviriden kaynaklandığını sandığım nedenlerle bitiremedim.) Kara Kitap'ı, ilkinden tam beş yıl sonra, sanırım dördüncü kez elime alıp bu kez tamamını okumayı başardığımda, kararlılığımın kaynağı bu yazının yazılmasıgerektiği düşüncesiydi. Tümünü okumadığım bir roman hakkında yazamazdım. Daha önceki yarım bırakışlarımın tamamının yazarın diline ve biçemine bağlı olduğunu ileri süremeyeceğim, hatta yer yer bazı tümcelerdeki süslemeleri zekice bulduğumu ve keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Son kez yarım bırakış nedenim ise, romanın yaklaşık dörtte birlik bir bölümünü okuduğumda karşıma çıkan oşoke edici tümce parçasıydı. O tümce parçası ki, sonuçta bana bu yazıyıyazdırmıştır.
O tümceyi okuduktan sonra kitabı elimden bırakmıştım, artık okuyamazdım. Ancak anlayamadığım bir şey vardı, üzerinde bu kadar konuşulan, hatta kitap yazıldığını duyduğum bir romanda böylesi bir ibare vardı; ve kimse bu konuda hiç bir şey söylemiyor, yazmıyordu. Bu konuda çevremdeki dostlarımla, edebiyat meraklısı dostlarımla konuştum, aldığım yanıtlar:
-Orhan Pamuk'un hiç bir yapıtını okumamışlardı. -Kara Kitap'ı okumamışlardı. -Kara Kitap'ı bitirememişlerdi.(-40 sayfa okuyabilmişlerdi -100 sayfa okuyabilmişlerdi. -Yarıya kadar okuyabilmişlerdi.) -Kara Kitap'ın tümünü okumuşlardı.
Şaşırtıcıolan yukarıda saydıklarım değil, kitabı okumuş ya da en azından o bölümü okumuş kişilerin, o tümceyi farketmemiş olmalarıydı. Oysa önceden hiçbir açıklama yapmadan, yalnızca o kısmı okumalarını istediğimde dostlarımın tamamı benimle aynı şoku yaşadılar. Yazarın bence çağımıza uymayan biraz ağdalı, biraz tumturaklı, bol süslemeli üslubu insanların ya yorulup okumayı bırakmalarına ya da yazarın ayrıntılara gizlediği üstü örtülü anlamları kaçırmalarına neden olmuştu. Benim gibi bu tümceyi farkeden bir kaç kişi de, biraz şaşkınlık biraz da duyarsızlıkla sessiz kalmıştı. Oysa bu tümcenin üzerine gidilmeliydi. Sorgulanmalıydı.
Bir yazar eleştirmek hatta hicvetmek istediği kişilere üstü kapalı anlatımlar ya da benzetmeler yöneltebilir. Bunu yaparken, haklılığını da aynı üslup zenginliği içinde ortaya koymalıdır. Aksi halde yapılan, bütünlükten uzak, düzeysiz bir saldırı niteliği kazanır.
Oysa Kara Kitap'ta kınanması gereken tümce, tam bir tümce bile değildir, içinde yer aldığı paragrafın hatta tümcenin bütünlüğü içinde apayrı bir anlama sahiptir, yapay bir zorlamayla araya sıkıştırılmıştır. Bununla yazarın, yalnızca yasaların değil, büyük bir olasılıkla karşı çıkacak olan okurun da dikkatinden kaçınma amacı güttüğü açıkca görülmektedir. Bence bir yazarın, yazdıklarınıokurdan kaçırmak istemesi, en hafif deyimle okuru küçümseyerek kendini ayrıcalıklıbir konuma yükseltmesi, böylece kişisel tatmine ulaşmak istemesidir. Oysa bu durum bir yazarın asla düşmemesi gereken küçültücü bir tuzaktır. Yazar, okuruna seslenir. Düşüncesinin ya da hakaretinin hesabını onun vicdanında verir. Yaptığı, salt bir düşünceyi savunmaksa karşıt görüşlülerin bile desteğini umabilir. Ancak, Kara Kitap'ta yapıldığı gibi, ağdalı ve kopuk anlatım biçimine sığınarak satırlar arasına gizlenip, güya kimseye belli etmeden gizlice küfrederek kendini tatmin etmek, Anıt-kabir'de ortaya atılıp saldırıda bulunmaktan daha meczupça bir tavırdır. Siz küfür edeceksiniz, okuyucu farketmeyecek, öyleyse neden küfrediyorsunuz?
Kitabın yabancı dilde çevirilerinin basılıyor olması olaya bir başka boyut kazandırıyor. Ayrıntıların okuyucu tarafından yakalanabilmesi için çeviren tarafından dip notları konulması gerekli değil midir? Eğitimini Türkiye'de almamış bir yabancının, Atatürk'ün çocukluğunda kızkardeşiyle birlikte dayısının çiftliğinde karga kovalamış olduğunu bilmesi mümkün müdür? Böyle bir not konulmaması vermek istediğiniz anlamı (sövgünüzü) eksiltmeyecek mi? Bu not konulduğunda çeviri metin orijinal metinden daha açık ve cesur olmayacak mı? Bu cüret sizi kimin gözünde kahraman yapacak?
Atatürk'ün çocukluğunda kızkardeşiyle birlikte dayısının çiftliğinde karga kovalamasının ilkokullarda çocuklara öğretilmesinde alegorik bir yaklaşım vardır: Bununla çocuklar, ileriki yıllarda öğrenecekleri, Kurtuluş Savaşımızla emperyalist güçlerin ve uzantılarının kovalanmış olduğu, Atatürk Devrimiyle de ulusumuzun yazgısına tarih boyunca musallat olagelmiş kara güçlerin kovalanmış olduğu gerçeğine hazırlanmaktadır.
Atatürk Devrimi bir aydınlanma hareketidir. Kara düşüncelerle savaş süregelmektedir. Bu savaşa bir de aydın aymazlıklarının yol açtığı bir cephenin eklenmekte olmasıçok düşündürücüdür. Aydınlığa giden yolda gereksinmemiz kara kargaların gölgesi değil, barışı, mutluluğu, birlikteliği çağıran ak düşüncelerle örülmüş beyaz kitaplardır.
Ankara 2 Şubat 1995
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder