8 Mart 2012 Perşembe

ÖNCE ONLAR VARDI

Elma başlıklı yazımdaki feminist eleştiriye dikkatimi çekti bir yakınım. “Farkında mısın?” diye sordu. Elbette farkındayım; feministim ben.

Büyürken yanımda iki ablam vardı. Ben bebeklikten çocukluğa, gençliğe ve yetişkinliğe geçerken onlar yanı başımdalardı; benimkinden bir sonraki basamağı yaşayarak, onlar da büyüdüler. Biri, henüz bir yatağı olmayan tekne kazıntısı kardeşiyle yatağını paylaştı, tam da o yaşta bir çocuğun delicesine hoşlanacağı fıstık, çekirdek masallarıyla avuttu. Diğeri, evcilik oyunlarına çocuk rolüyle katarak, oyun arkadaşı yaptı kendisine; defterlerine kitaplarına musallat olan afacandan korunmak için, çantasını kaybetti (sakladı). Onlar gelişti, ben büyüdüm.
Ben nasıl Feminist olmam!
Ablalarım benim için çift kişilikliydi. Biri benim ablamdı, küçük annemdi, bir de öğretmenim oldu; artık evde avutulamadığım için vekil öğretmenlik yaptığı okula beni götürdüğünde, “O öğretmen çocuğu, yalnızca Cumartesileri geliyor”; dedikodusunu kulaklarımla duyup, pek bir gülmüştüm. Diğeri, ablamdı, oyun arkadaşım oldu, yeri geldi, benim ona küçük kardeş muamelesi yapıp o konudaki eksiğimi tamamlamama izin verdi. 

Ben nasıl Feminist olmam!

Ablalarım egolarını baskılamışlardı: Birisi hepimizden önce büyüdü; gerçekten büyüdü; kendisini aileye adayıp hepimizin yolunu açtı; bir kez bile kendisi için bir şey istediğini duymadık. Diğeri, fedakârlık için kendisini ailesiyle de sınırlı saymadı. Kendi çıkarları dışında inandığı tüm değerlerin ödün vermez savaşçısı oldu.
Ben nasıl feminist olmam!

Annemin rolünü küçümseyemem. Ev işlerini çok sevdiği için okulunu yarım bırakan, yeni yazıyla okumayı zekâsıyla kendi kendine öğrenen, öğrenme arzusuyla, takvim sayfalarını ve gazeteleri okuyarak yenilikler peşinde koşan, çocuklarına sürprizler hazırlayan, çocuklarından bir şeyler öğrenmekten gocunmayan, bizimle birlikte gelişen annem. Bana olan katkılarını ancak yıllar sonra tam olarak kavrayabildiğim, bir halk bilgesi annem. Gençlikten olgunluğa geçiş dönemimde –onun yaşamının son yılları - arkadaşım ve sırdaşım olmayı bilen annem.

Ben nasıl feminist olmam!

Üç yeğenim oldu benim; varlıklarıyla yaşama anlam katan bebeklerim; kendi ayaklarının üzerinde durabilen, yetişkin bireyler oluşlarını, hem mesleklerinde, hem de aile yaşamlarında başarılı, mutlu birer kadın ve anne oluşlarını gururla izlediğim gözbebeklerim. Şimdi onların çocukları var; üç kız. Gelecekte, onların da anneleri gibi olgun, başarılı, kendi ayakları üzerinde durabilen birer kadın olmaları en büyük dileğim. Tam aksine, birilerinin onların Dünya’sını karartıp, onları kadınlıkları nedeniyle baskı altına almaları olasılığı ise en büyük kâbusum.
Ben nasıl feminist olmam!

Evlendim. Eşim can yoldaşım, hayat arkadaşım, zor günlerimde yanımda desteğim, başarılarımda arkamda duran gizli güç oldu. Annemin kızı, kardeşlerimin kardeşi olmayı bildi. Attığım adımlardan önce gözlerine bakıp güç alabildiğimde özgüvenim tam oldu. Onun kadınlığı ve dik duruşu bana gurur verdi, beni tamamladı.
Ben nasıl Feminist olmam!

Evlendim. Eşimin annesini tanıdım. Ablamın yaşıtıydı, abla demeyi önerdim kendisine, abla kelimesinin bende çağrıştırdığı tüm anlamlarla; kabul etmedi; bir tek kızı vardı; anne dedim kendisine, anne kelimesinden beklediği tüm anlamları vermeye çalışarak. Tanıdıkça sevdim kendisini, sevgisinden gurur duydum. Dış görünüşüyle Anadolu’nun ana tanrıçalarını andırırken, gururlu duruşu ve başat kişiliği bu benzerliği pekiştiriyordu. Kendi deyimiyle cahil ana, babanın kurbanı olup eğitimi yarım bıraktırılmıştı, ama benim kendisine çok yakıştırdığım deyimimle, bir asi sürgündü o, hapsedilmek istendiği saksıyı patlatıp çıkmış, gölgesinde içinden çıktığı koca bir aileyi barındıran, o ailenin birkaç kuşak tüm bireylerinin yaşamında iz bırakan bir çınara dönüşmüştü. Çalışarak, emeğiyle ayakta kalmış, kadın olduğu için okutulmayıp, baskılanmak istendiği halde, o çalışan bir kadın olarak ailesini ayakta tutmuş çocuklarının geleceğini tek tek belirlemişti. Kaybının üzerinden geçen bir yıl boyunca bıraktığı boşluk hep çevremizde oldu. Onu özlüyorum.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü kutlu olsun.

3 Mart 2012 Cumartesi

NEDEN KARGASAVAR


Kara Kitap ve Orhan Pamuk üzerine eleştirel yazılarımı sırasıyla 1995 ve 1999 yıllarında yazmıştım. O dönemde biraz yankı uyandıran, Sayın Ahmet Taner Kışlalı ve İkinci Cumhuriyetçi blok arasında sert kalem kavgalarına yol açan yazılarım uzun süredir yalnızca kendi arşivimde korunmaktaydı. O günlerden kalan Kargasavar kimliğimi de kullanarak bir blog oluşturunca, yakınlarımdan bu yazılarımı da burada paylaşmamı isteyen uyarılar aldım.
1999’dan bu yana birçok değişim oldu. Bir zamanlar Devlet Sanatçısı seçilmesine, hele bunu reddederek kahramanlık taslama olanağı verilmesine dayanamayarak kaleme sarılırken, artık Nobel ödüllü bir yazara sahip olmanın gururunu (!) yaşıyorum. Nobel için gerekli olan “muhalif” yazar kimliğine kavuşmada Atatürk’e yönelik küçük hınzırlıklar yeterli olmayınca,” Ermeni” kartını oynadığı söylenir oldu. Madem ki sonunda bir Nobel’imiz oldu, artık bunun nasıl alındığı önemli değildir, akılda kalan Nobel alanın ulusal kimliğidir de dendi. Elbette gerçekliği var bu sözün; Nobel’i saygın bir ödül olarak kabul ettiğimiz günlerde, genel kültür bilgimizin bir kanıtı olarak, kazananların isimleri yanında, hangi ulustan olduklarını da aklımızda tutmaya çalışırdık. O yazarların taşıdıkları ulusal kimliğe ne denli sahip çıktıkları, hiç de umurumuzda değildi. Yazar Sovyetler Birliği’ndense düzen karşıtı ve antikomünist kimliği olması kesin kabulümüzdü. Şolohof, farklı yönüyle beni çok şaşırtmıştı, onun bir düzen karşıtı değil de Lenin nişanına sahip bir Sovyet sanatçısı olduğunu öğrenince okuduğum kitabı daha iyi anlayabilmiştim. Demek ki o günlerde Nobel komitesini etkileyen, Sovyet rejimine hoşgörüyle yaklaşmalarını sağlayan ılıman bir rüzgâr esmekteymiş. Sartre’a da ödül verilmişti; sanırım, birçokları gibi ben de Nobel konusundaki ilk uyanışımı buna borçluyum; ödülü reddetmesi bir tokat gibi ses getirmişti.

Çok zamandır Nobel Edebiyat Ödülünü kimin aldığını en fazla bir hafta aklımda tutabiliyorum; kitap seçerken de hiç önem taşımıyor benim için. Yalnızca Nobel ödülü kazanmış yazarları okusak, kim bilir her ülkede ne Aziz Nesin’ler, ne Rıfat Ilgaz’lar vardır, Nobel’in yanından geçemeyen, hiçbirinden haberimiz olmaz, hiçbirini okuyamazdık.

Muhalif yazar kimliği kafamı kurcalıyor çokça. Bir kez kovuşturulup, dost düşman herkesi arkasına alıp, bir kez kahramanca (!) savunma yapmaya gitmek böyle bir kimlik kazanmaya yeterli oluyormuş demek ki. Bu durumda Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve pek çokları boşuna yıllarını demir parmaklıklar ardında geçirmişler. Öyle ya günümüzde tutukluluklarını peşin verilmiş bir hüküm gibi yaşayan aydınlarımız bu bedeli, düzen karşıtlığı kimlikleriyle değil, düzen yanlısı, statükocu oldukları savıyla ödüyorlar; düzen karşıtları uzun süredir hem iktidar sahibi, hem de mağdur muhalif. Muhalefet ettikleri; bir ulusun yoktan varoluşu, emperyalizmi alt edip bağımsızlığı yenmekle kalmayıp, bir de ortaçağ karanlığından Aydınlanma Devrimine sıçrayış, kulluktan yurttaşlığa yükseliş.
Ankara, 3 Mart 2012

KARA KİTAP VE KARGALAR ÜZERİNE

Müdafaa-i Hukuk dergisinin 28Şubat 1999 tarihli 7. Sayısında yayımlanan “Kara Kitap ve Kargalar” adlı yazımı 1995 Şubatında yazmış, kötü bir zamanlama olacağı kaygısıyla yayımlanması isteğimden vazgeçmiştim. Yaşar Kemal’in DGM’de yargılandığı günlerdi, yanlış anlaşılmalara, farklı çağrışımlara neden olabilirdi; Orhan Pamuk “Yeni Hayat”ı yayımlamıştı, yaygın reklam kampanyasına katkıda bulunmak istememiştim; üstelik bu aynı zamanda “Kara Kitap” için bir yeni bir reklam kampanyası etkisi yapabilirdi.

Geçtiğimiz yılın sonlarında Orhan Pamuk’a Devlet Sanatçılığı ünvanı verilmesi gündeme geldiğinde bir tepki gösterme isteği duydum ve yazımı internet ortamında yayımlamaya başladım. Sanırım benzer bir tepkiyle, “Müdafaa-i Hukuk” dergisinin Aralık 1998 sayısında Prof. Fahir İz’in "Orhan Pamuk'taki Atatürk Anlayışı...''başlıklı bir incelemesi yayımlandı. Bu incelemede özellikle “Yeni Hayat”ta görülen gerekliliği tartışmalı, bence gereksizliği su götürmez sataşmalar, Atatürk adı kullanılarak yapılan dokundurmalar ele alınmıştı.

Yazımı ilk yazıldığı günlerde okuyan ve “….;çocukluğunda bostanlarda kızkardeşiyle birlikte karga kovalayan çılgın ve sapık padişahın hikayesi; ….” gibi bir ifadenin kullanılmış olmasına öfke ve arada geçen dört yıl içerisinde bu konuda hiç bir eleştirinin yöneltilmemiş olmasına şaşkınlık duyanlardan Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Fahir İz’in incelemesinin ardından tepkisini 27 Ocak 1999 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Balo Maskesiz Olsun” başlığıyla dile getirdi. Kışlalı bir hafta sonra yayımladığı “Kral Çıplak” başlıklı yazısında bu kez Orhan Pamuk’un romanlarını sonuna kadar okuyamamış okurların, “demek ki yalnız ben değilmişim” türünden tepkilerine yer verdi.

Belirtmekte yarar görüyorum: Başından beri kabul edemeyip öncelikle karşı çıktığım, Atatürk’e yöneltilen sataşma ve dokundurmaların satır aralarına gizlenmiş olması, yazarın esas tavrını sinsice gizlemesidir. Önceki yazımdan aynen aktarıyorum:

“Bir yazar eleştirmek hatta hicvetmek istediği kişilere üstü kapalıanlatımlar ya da benzetmeler yöneltebilir. Bunu yaparken, haklılığını da aynıüslup zenginliği içinde ortaya koymalıdır. Aksi halde yapılan, bütünlükten uzak, düzeysiz bir saldırı niteliği kazanır.


Oysa Kara Kitap'ta kınanması gereken tümce, tam bir tümce bile değildir, içinde yer aldığı paragrafın hatta tümcenin bütünlüğü içinde apayrı bir anlama sahiptir, yapay bir zorlamayla araya sıkıştırılmıştır. Bununla yazarın, yalnızca yasaların değil, büyük bir olasılıkla karşı çıkacak olan okurun da dikkatinden kaçınma amacı güttüğü açıkça görülmektedir. Bence bir yazarın, yazdıklarını okurdan kaçırmak istemesi, en hafif deyimle okuru küçümseyerek kendini ayrıcalıklı bir konuma yükseltmesi, böylece kişisel tatmine ulaşmak istemesidir. Oysa bu durum bir yazarın asla düşmemesi gereken küçültücü bir tuzaktır. Yazar, okuruna seslenir. Düşüncesinin ya da hakaretinin hesabını onun vicdanında verir. Yaptığı, salt bir düşünceyi savunmaksa karşıt görüşlülerin bile desteğini umabilir. Ancak, Kara Kitap'ta yapıldığı gibi, ağdalı ve kopuk anlatım biçimine sığınarak satırlar arasına gizlenip, güya kim­seye belli etmeden gizlice küfrederek kendini tatmin etmek, Anıt-kabir'de ortaya atılıp saldırıda bulunmaktan daha meczupça bir tavırdır. Siz küfür edeceksiniz, okuyucu farket­meyecek, öyleyse neden küfrediyorsunuz?”

Cumhuriyet gazetesinin 20.12.1998 günkü "Dergi" ekinde Orhan Pamuk'la son romanı üzerine yapılan söyleşiden aldığım, yazara ait aşağıdaki sözler beni doğrulayarak yanıtlıyor.

"Bu romanı yazarken, birisine yardım etmemişimdir, kapıyı çarpmışımdır, postacıya kızmışımdır, asık suratlı cevap vermişimdir, arkadaşıma kabalık etmişimdir, kötü davranmışımdır. Ama için için benden dünyaya bir iyilik yayılmıştır. Bu iyilik hissi, iyi bir şey yaratmak hissi olmazsa roman yazılmaz. Bu iyilik hissiyle bazen şeytani şeyler de yapabilirsiniz. Politik bir yazı yazıp insanları çok kızdırıp, başınızın derde gireceğini de düşünebilirsiniz. Ya da romanınıza itçe, şeytanca bir ayrıntı koyup birisini kızdırdığınızı, ya da muzırlık yaptığınızı hissedebilirsiniz. Ama bunlar güzelse, bunlardan da dünyaya iyilik ve mutluluk yayılabilir. Böyle anlarda, o zamana kadar boş verdiğiniz, iyi vatandaşlık, iyi arkadaşlık, iyi insanlık gibi özellikler yazarak gelebilir. Yazar oradan tatmin bulur."

Merak ediyorum: Ata'ya gizlice hakaret edip bundan dünyaya nasıl bir iyilik ve mutluluk yayılması beklenebilir; bir yazar bundan nasıl ve neden tatmin bulur.

Orhan Pamuk’un romanlarında Atatürk’e, Atatürk’ün başlattığı modernleşme hareketlerine, ki biz bunları Atatürk Devrimi olarak adlandırıyoruz, sistematik olarak karşı çıkmasının birkaç nedeni olabilir; olasılıkları sırayla irdelemek istiyorum:

- Kendisi inanmış bir Atatürk düşmanı’dır; Osmanlı’ya ve geçmiş değerlere özlem duymaktadır; düşüncelerini açıkça sergilemek, yurtiçindeki ve yurtdışındaki imajına uygun düşmeyeceği için tavrını bu şekilde sergilemektedir.

-Kendi inanç ve düşüncelerinden bağımsız olarak, öncelikle tabulara karşıdır; Atatürk ve çağrıştırdığı tüm değerlerin tabulaştırılmasına karşı – belki de şeytanın avukatlığını yaparak – tavır almaktadır.

80’li yılların sonu, 90’ların başında Amerika Birleşik Devletleri’nde bir moda eylem ortaya çıkmıştı; hala devam edip etmediğini bilmiyorum; bir takım insanlar bir yerlerde toplanıp ulusal bayraklarını yakıyorlar, yargılanıp hüküm giyiyorlardı. Amaçları bayrağı tabu olmaktan çıkarmaktı. Belki de Orhan Pamuk A.B.D.’deki eyleme kaynaklık eden düşünce sistemi içinde, benzeri bir eylemi gerçekleştirmek istiyor; ancak anlamakta zorlandığımız nedenlerle tavrını yalnızca satır aralarına gizlenmiş “itçe, şeytanca” ayrıntılarla gösterebiliyor.

Yukarıda saydığım olasılıklardan hangisi doğru ve geçerli olursa olsun, Atatürk’e ve onun Aydınlanma Devrimi’ne bağlı bizlere düşen, sesimizi yükseltmek, tepkimizi net olarak belirterek karşı tavır almaktır. Bizim bayrak yasamız A.B.D.’ninkinden çok daha katıdır; bırakın yakmayı, izinsiz ve yersiz asamazsınız, mayo yapıp giymek bir yana, çok edepli, saygılı bir elbise bile yapamazsınız. Ne dersiniz; çıkıp sokağa bayrak tabusuna karşı yakma eylemi başlatalım mı? Zamanlama yanlış olur, sırası değil diyeceksiniz, doğal olarak. Peki Atatürk ve Aydınlanma Devrimi’ne saldırmanın zamanı mı? İrtica’nın hortlaması olasılığını tarihe mi gömdük? Atatürk ve devriminin tabulaştırılmış görünürken içinin boşaltılmak istenmesidir asıl karşı çıkılması gereken. Bu da dil uzatarak, sataşarak değil, karşıtlarına düşünce zenginliğiyle cephe alarak, ülke insanının aydınlanma sına katkıda bulunarak yapılabilir.

- Orhan Pamuk’un tavrına bir diğer açıklama da onun yurtdışında tanınma politikası ele alınarak getirilebilir. Romanlarından bir çoğunun yabancı dillere çevrildiğini biliyoruz. Bu noktada öncelikle, daha önceki yazımda da sorduğum, ancak internette yabancı dilde yazılmış bir kaç adet Orhan Pamuk ve Kara Kitap eleştirisi okumama rağmen yanıtını bulamadığım soruyu burada yinelemek istiyorum:

“Kitabın yabancı dilde çevirilerinin basılıyor olması olaya bir başka boyut kazandırıyor. Ayrıntıların okuyucu tarafından yakalanabilmesi için çeviren tarafından dip notları konulması gerekli değil midir? Eğitimini Türkiye'de almamış bir yabancının, Atatürk'ün çocukluğunda kızkardeşiyle birlikte dayısının çiftliğinde karga kovalamış olduğunu bilmesi mümkün müdür? Böyle bir not konulmaması vermek istediğiniz anlamı (sövgünüzü) eksiltmeyecek mi? Bu not konulduğunda çeviri metin orijinal metinden daha açık ve cesur olmayacak mı? Bu cüret sizi kimin gözünde kahraman yapacak?”

Beni şaşırtan gelişmeler karşısında ilk tepkim zaman zaman çok acımasız olur; farkına varınca düşünürüm; “haksızlık etmiş olmayayım”. Ancak pek çok kez ilk yargımın doğruluğunu üzüntüyle görürüm. Kara Kitap’ı okumaya başladığımda yaklaşık şöyle söylediğimi anımsıyorum: “Yabancı bir dile çevrilse de orijinalinden okusak.” Bu yargım kullanılan dilin yalnızca tercüme kokmasından değil, kötü bir tercümeyi andırmasından kaynaklanıyordu; ancak bu konuda yargımın doğruluğuna tümüyle farklı bir nedenle inandım:

Orhan Pamuk’un birinci hedef okuyucu kitlesi yurtdışındadır. Yurtiçinde okuyucu hiçbir yazar için yapılmayan bir reklam kampanyasıyla satın almaya yönlendirilmekte, kitabı aldıktan sonra yazarın dilini çözümlemedeki basit zorluklara, post-modern anlatımın ve yazarın ustalıkla başardığı kişiliklerin harmanlanmasının getirdiği zorluklar eklenince kitabı bitiremeden, ya da satırları ve sayfaları uçarcasına atlayarak kitabı sözüm ona bitirerek, bir kenara koymaktadır. Yurtiçindeki okurun düzeyini dışarıdakilere oranla küçümsediğim sanılmasın. Belki tam aksini daha rahatlıkla savunabilirim. Ancak ülkemizdeki okur sayısı, sözgelimi İngilizce dilinde kitap okuru sayısının çok altındadır; üstelik oralarda birileri çok anlamlı ödüller dağıtırlar; Nobel, vb. Neden olmasın?

Artık pek çoğumuz inanıyoruz ki, böyle ödülleri olur kılmak için biraz da politik kimlik sergilemeniz gerekmektedir. İlerici, demokrat görüneceksiniz, ülkenizdeki rejimle biraz aranız açık olacak… Dilerim bu kez haklı değilimdir; Orhan Pamuk yurtiçinde küçük sataşmalarla tepki toplarken, çeviri metinlerden yeterli açıklamayı esirgeyip, ucuz kahramanlık peşinde değildir.

Biliriz, turist gittiği ülkede kendi ülkesinde olmayan şeyleri görmek ister, özellikle doğuya doğru yapılan seyahatlerde egzotik özlemler ağır basar. Türkiye’de fes ve kavuk görememenin üzüntüsünü gidermek için, dondurmacılarımızın fes giymesini hoş görürüz, otellerde, diskolarda Türk gecesi düzenleyip Arap müziği eşliğinde göbek dansı izletiriz. Eserlerini yurtdışında etkin biçimde pazarlamak isteyen Orhan Pamuk’un orientalist kimliğini öne çıkarıp giderek daha eskiye yönelmesi benzer nedenlere dayanmıyorsa da, romanlarının Dünya çapında giderek daha kolay benimsenmesi rastlantı değildir.

Bir önerim var. Orhan Pamuk romanlarını, çok daha yetkin olduğuna inandığım İngilizce’de kaleme almalı, Türkçe’ye daha sonra çevrilmelidir. Böylece, Türkçe’nin zorluklarıyla daha kolay başa çıkılabilir; o itçe ve şeytanca ayrıntılardan da kurtulabiliriz. Orhan Pamuk kaygı duymasın biz onu gene de Türk yazarı olarak bağrımıza basar, ulusal onurumuz olarak ilan ederiz. Mevlana da divanını Türkçe yazmamıştı.

Orhan Pamuk’un tavrının gerekçesini yukarıda üç olasılık halinde irdeledim. Bunlardan hiçbirinin tek başına ve tümüyle doğru olmadığına, ancak hepsinin biraz doğruluk payı taşıdığına üzülerek inanıyorum. İlerici ve demokrat kimliğini her fırsatta öne süren, roman yazma istenç ve yeteneğine sahip bir insanın kalemini, hiç tanığı olmadığı, içinde yaşasa mutlu olamayacağı çağların nostaljisi yerine bu ülkenin aydınlık geleceği için kullanması hepimizi mutlu ederdi.

Yazımı tamamlamazdan önce, eleştirilere karşı cepheleşerek, bizleri McCarthy’cilikle suçlayanları yanıtlamak istiyorum. Ne bu, ne de önceki yazımın amacı, Orhan Pamuk’u jurnallemektir. Cumhuriyet’teki yazıları nedeniyle numaralı cumhuriyetçiler tarafından acımasızca hedef alınan A. Taner Kışlalı’nın da amacının bu olmadığına inanıyorum. Amaç, reklam kampanyaları ile yönlendirilen, ama satır aralarındaki dokundurmaları atladığı için kafası karışan okura kimin kim olduğunu göstermek, eğer tüm bunların günümüz koşullarında bile haklı bulunabilecek bir açıklaması, bir savunması varsa bunun yazar tarafından yapılmasına olanak hazırlamaktır.

Ankara, 13 Mart 1999

KARA KİTAP VE KARGALAR

“ALBAY AURELIANO BUENDIA, yıllar, yıllar sonra, idam mangasıyla yüz yüze geldiğinde, buz denen şeyi babasıyla keşfe çıktığı o ırak ikindi vaktini hatırlayacaktı birden.”

Marquez'le tanışmam bu tümceyle olmuştu. Bu tümce, Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumaya başlayan herkesi olduğu gibi beni de büyülemişti. Kitabın başına bir soy ağacı eklemeyi gerektirecek sayıda ve özellikte karakterin, uzun bir zaman aralığına yayılmışserüveninin şaşırtıcı bir akıcılıkla okunabilmesi, Marquez'in zaman boyutuna olağanüstü egemenliği sayesindedir. Bu tümceyle Marquez egemenliğini ilan eder, okuyucuya girişeceği olağanüstü zaman yolcu­luğunu müjdeler; bu tümcenin büyüsünü algılayan okurun romanı sonuna dek okumaktan başka bir seçeneği yoktur.

Gerçek bir buluşla, yeni bir teknikle ilk kez tanışan insan, kıskançlık ateşiyle yanar: -Bunu ben bulmuş olmalıydım. ya da-Neden ben bulamadım? -Ben de yapabilirim; bu, bu denli güzel olduğuna göre benim yapacağım da güzel olacaktır, gibi düşüncelerin saldırısına uğrar kişi.

Marquez'in olağanüstü tümcesinin uyandırdığı kıskançlık nöbetini atlatmam çok kolay ol­muştu:-Ustaların buluşları, bazan şansa, ancak çoğu zaman onlara usta sanını kazandıran sıra dışı yaratıcı yeteneklerine bağlıydı.-Ben bir yazar değildim, tüm yaşamım boyunca birkaç sayfayı geçecek herhangi bir şey yazıp yazamayacağım bile belli değildi. -Ustaların buluşları yeniden yazılamazdı, benzerlerin aynı tadı vermesi olanaksızdı. Bir ustanın buluşuna ancak bir başka usta, nazire ya da kinaye yazarak yaklaşabilirdi.

Yıllar sonra Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını okumaya başladığımda, yukarıdaki düşüncelerimi anımsamış, az sonra önemli bir yargıya varmak zorunda kalacağımıanlamıştım: Elimde tuttuğum ya bir ustanın naziresi, ya da sıradan bir yazarın cesur bir öykünmesiydi. O çok beğendiğim tümce kalıbının Kara Kitaptaki abartılmış yinelenme sıklığını farkettiğimde ilk aklıma gelen, büyük orkestrasyon ustası Ravel'in düşünceleri olmuştu. Ravel'e göre orkestrasyonun başarı ölçüsü vurmalı sazların kullanılış biçimidir; diğer sazların bütünlüğü içinde alçak gönüllülükle duyulmazlaşan ve yerinde, kararınca öne çıkışlarla parıldayan vurmalı sazların... Oysa Kara Kitap'ta bulduğum, bir pop müzik parçasına eşlik eden tekdüze ritm sazlardı, ya da bir ritm box.

Yüzyıllık Yalnızlık'ı bir solukta okumuştum. (Bunda Sayın Seçkin Cılızoğlu' nun olağanüstü güzellikteki Türkçesinin rolünü vurgulamak istiyorum; birçok Latin Edebiyatı ürününü, çeviri­den kaynaklandığını sandığım nedenlerle bitiremedim.) Kara Kitap'ı, ilkinden tam beş yıl sonra, sanırım dördüncü kez elime alıp bu kez tamamını okumayı başardığımda, kararlılığımın kaynağı bu yazının yazılmasıgerektiği düşüncesiydi. Tümünü okumadığım bir roman hakkında yazamazdım. Daha önceki yarım bırakışlarımın tamamının yazarın diline ve biçemine bağlı olduğunu ileri süremeyeceğim, hatta yer yer bazı tümcelerdeki süslemeleri zekice bulduğumu ve keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Son kez yarım bırakış nedenim ise, ro­manın yaklaşık dörtte birlik bir bölümünü okuduğumda karşıma çıkan oşoke edici tümce parçasıydı. O tümce parçası ki, sonuçta bana bu yazıyıyazdırmıştır.

O tümceyi okuduktan sonra kitabı elimden bırakmıştım, artık okuyamazdım. Ancak an­layamadığım bir şey vardı, üzerinde bu kadar konuşulan, hatta kitap yazıldığını duyduğum bir romanda böylesi bir ibare vardı; ve kimse bu konuda hiç bir şey söylemiyor, yazmıyordu. Bu konuda çevremdeki dostlarımla, edebiyat meraklısı dostlarımla konuştum, aldığım yanıtlar:

-Orhan Pamuk'un hiç bir yapıtını okumamışlardı. -Kara Kitap'ı okumamışlardı. -Kara Kitap'ı bitirememişlerdi.(-40 sayfa okuyabilmişlerdi -100 sayfa okuyabilmişlerdi. -Yarıya kadar okuyabilmişlerdi.) -Kara Kitap'ın tümünü okumuşlardı.

Şaşırtıcıolan yukarıda saydıklarım değil, kitabı okumuş ya da en azından o bölümü okumuş kişilerin, o tümceyi farketmemiş olmalarıydı. Oysa önceden hiçbir açıklama yapmadan, yal­nızca o kısmı okumalarını istediğimde dostlarımın tamamı benimle aynı şoku yaşadılar. Yazarın bence çağımıza uymayan biraz ağdalı, biraz tumturaklı, bol süslemeli üslubu insan­ların ya yorulup okumayı bırakmalarına ya da yazarın ayrıntılara gizlediği üstü örtülü anlamları kaçırmalarına neden olmuştu. Benim gibi bu tümceyi farkeden bir kaç kişi de, biraz şaşkınlık biraz da duyarsızlıkla sessiz kalmıştı. Oysa bu tümcenin üzerine gidilmeliydi. Sorgulan­malıydı.

Bir yazar eleştirmek hatta hicvetmek istediği kişilere üstü kapalı anlatımlar ya da benzetme­ler yöneltebilir. Bunu yaparken, haklılığını da aynı üslup zenginliği içinde ortaya koymalıdır. Aksi halde yapılan, bütünlükten uzak, düzeysiz bir saldırı niteliği kazanır.

Oysa Kara Kitap'ta kınanması gereken tümce, tam bir tümce bile değildir, içinde yer aldığı paragrafın hatta tümcenin bütünlüğü içinde apayrı bir anlama sahiptir, yapay bir zorlamayla araya sıkıştırılmıştır. Bununla yazarın, yalnızca yasaların değil, büyük bir olasılıkla karşı çıkacak olan okurun da dikkatinden kaçınma amacı güttüğü açıkca görülmektedir. Bence bir yazarın, yazdıklarınıokurdan kaçırmak istemesi, en hafif deyimle okuru küçümseyerek kendini ayrıcalıklıbir konuma yükseltmesi, böylece kişisel tatmine ulaşmak istemesidir. Oysa bu durum bir yazarın asla düşmemesi gereken küçültücü bir tuzaktır. Yazar, okuruna seslenir. Düşüncesinin ya da hakaretinin hesabını onun vicdanında verir. Yaptığı, salt bir düşünceyi savunmaksa karşıt görüşlülerin bile desteğini umabilir. Ancak, Kara Kitap'ta yapıldığı gibi, ağdalı ve kopuk anlatım biçimine sığınarak satırlar arasına gizlenip, güya kim­seye belli etmeden gizlice küfrederek kendini tatmin etmek, Anıt-kabir'de ortaya atılıp saldırıda bulunmaktan daha meczupça bir tavırdır. Siz küfür edeceksiniz, okuyucu farket­meyecek, öyleyse neden küfrediyorsunuz?

Kitabın yabancı dilde çevirilerinin basılıyor olması olaya bir başka boyut kazandırıyor. Ayrıntıların okuyucu tarafından yakalanabilmesi için çeviren tarafından dip notları konulması gerekli değil midir? Eğitimini Türkiye'de almamış bir yabancının, Atatürk'ün çocukluğunda kızkardeşiyle birlikte dayısının çiftliğinde karga kovalamış olduğunu bilmesi mümkün müdür? Böyle bir not konulmaması vermek istediğiniz anlamı (sövgünüzü) eksiltmeyecek mi? Bu not konulduğunda çeviri metin orijinal metinden daha açık ve cesur olmayacak mı? Bu cüret sizi kimin gözünde kahraman yapacak?

Atatürk'ün çocukluğunda kızkardeşiyle birlikte dayısının çiftliğinde karga kovalamasının ilkokullarda çocuklara öğretilmesinde alegorik bir yaklaşım vardır: Bununla çocuklar, ileriki yıllarda öğrenecekleri, Kurtuluş Savaşımızla emperyalist güçlerin ve uzantılarının kovalanmış olduğu, Atatürk Devrimiyle de ulusumuzun yazgısına tarih boyunca musallat olagelmiş kara güçlerin kovalanmış olduğu gerçeğine hazırlanmaktadır.

Atatürk Devrimi bir aydınlanma hareketidir. Kara düşüncelerle savaş süregelmektedir. Bu savaşa bir de aydın aymazlıklarının yol açtığı bir cephenin eklenmekte olmasıçok düşündürücüdür. Aydınlığa giden yolda gereksinmemiz kara kargaların gölgesi değil, barışı, mutluluğu, birlikteliği çağıran ak düşüncelerle örülmüş beyaz kitaplardır.

Ankara 2 Şubat 1995