Sene 1974 ya da 1975 olmalı; İstanbul’dan Ankara’ya
dönüyorum. Sayısız iş seyahatlerimden biri… Vagon restorana girdim, oturdum.
Son kalan boş masaydı; yanıma üç kişinin daha gelip oturması doğaldı. Tipik
devlet memuru, takım elbiseli ve
kravatlıyım. Tam bir beyaz yakalı… Bana hizmet veren garson son derece candan
ve ilgili. Yanıma sonradan gelip oturan üç kişilik gruba oldukça soğuk
davranıyor; hizmet vermek istemiyor. Sonradan söylediklerine göre, oturmalarını
da engellemek istemiş. Onlara bir başka garson hizmet etmeye başladı. Yanımda
süregelen bir homurdanma: “Kravatımız yok; yüzümüze bakmıyorlar… Bilseydik
takardık” gibi, sözler duyuyorum. Hiç üzerime alınmadım. Serde solculuk var ya,
beyaz yakalı olmayan, üstünden başından beden işçisi olduğu anlaşılan herkes,
benim için proleter. Diyalog kurulmalı, çelişkilerin şekilden değil, sınıfsal
kökenden geldiği anlatılmalı. Sınıf bilinci aşılanmalı. Ben de onlarla beraber
bana hizmet eden garsonu suçluyorum arkasından; “böyledir bunlar, kendi
sınıfsal köklerini inkâr eder, farklı gördüklerine, zengin sandıklarına,
burjuvalara yaklaşırlar” diyorum. Bu arada yemeğimi bitirmiş, tabldot menünün
son parçası olan elmamı, çoğu zaman göstermeyeceğim bir sabırla, biraz da
sohbeti uzatmak amacıyla, incecik soyuyorum. Tam yemeğe başlayacağım sırada,
yanımdan bir rica geliyor:
- Kardeş, ben hiç yapamam, benim elmamı da soyar mısın?
O kadar kaptırmışım ki kendimi, sınıfsal bilinç eğitimine; hayret içinde donup kalmama karşın, benden istenen çok normal bir şeymiş gibi, kendi elimdeki elmayı uzatıyorum. Onun elmasını alıp, aceleyle gelişi güzel soyup yiyorum. Çok fazla konuşmadan kalkıp uzaklaşıyorum yanlarından.
Sonraları anımsadıkça üzüldüğüm bir olaydır bu. Keşke’leri
sevmem, belki de yaşamımda en çok keşke sıraladığım olay budur: Keşke elmamı
vermeyip, tersleseydim, ya da verirken çarpsaydım yüzüne, “bunu yapabilmek için
kravat bağlamayı bilmek gerekir” gibisinden bir yanıtla.
Çocukluğumda elmamı annem soyardı; ablalarım soyardı;
ağabeyimin de soymuşluğu vardır en küçük kardeşine. Elime bıçak alacak kadar
büyüdüğümde de, bir bahaneyle başkasına soydurmak isterdim meyvemi; kınayan bir
söz gelirdi hemen: “Elganim misin sen?” ya da “Senin elin armut mu taşlıyor?”
Çocuk aklımda yer eden en büyük ayıplardan biriydi elganim olmak, eli ayağı
tutarken başkasına beceriksizce bağımlı olmak.
Sonraları o kadar çok örneğini gördüm ki, erkek
elganimliğinin. Bırakın kaba beden ya da kol işçiliğini, yaşamlarını ince el becerileriyle
kazanan kimi sanat ehli hemcinsim, meyvalarının karıları tarafından
soyulmasını, suyun, çayın, yemeğin önlerine getirilmesini doğal hakları olarak
görüyorlardı. Hele dışarıda bir nedenle ezildiklerini hissediyorlarsa, tek
egemenlik alanları olan evlerinde, karılarını ve kızlarını kullanmayı, onları
ezme derecesinde hakları görüyorlardı. Böyle ailelerde erkek çocukları da kral
gibiydi, ve elganim yetiştiriliyorlardı; öyle ki, bir de okuyamadılar mı,
geliştirilmemiş el becerileri nedeniyle, tutabilecekleri işler de sınırlı
kalıyor. Böylece lümpen proleter nüfusumuz artarken, sınıf çelişkisine dayalı
bilincin yerini, kaba bir erkek dayanışması alıyor. Lümpenlik sınıf tanımayıp
yayıldıkça, kadın erkek çelişkisi yaşamdaki en büyük kırılma ekseni durumuna
geliyor.
Bir gün Ankara’da Ulus Posta Caddesinde bir hurdacıda,
antika olmuş emektar buzdolabım için orijinal parça ararken, esnaf arasında
şöyle bir diyaloğa kulak misafiri olmuştum:
- Kızını İmam Hatip’e verdin değil mi? İyi, iyi! Şimdi
ezmezsen ileride başını hiç ezemezsin.
Bu sözler kanımı dondurmuş, neresinden tutup, duyduklarımın
neresini düzelteceğimi bilememenin verdiği şaşkınlıkla, alacağımı alıp, terk
etmiştim dükkânı.
Sınıf dayanışmasını unutun; hemcins dayanışması varken sınıf
da ne ki!.. Erkek dayanışması… Ne için,
kimin uğruna. Doğduğunda oğlan olmadığı için üzülsen de sevdiğin; kucağına
almana ön yargılı töreler izin vermese de uykusunda gizli gizli kokladığın
kızının başını erkenden ezeceksin ki, bir başka evde veliaht olarak yetiştirilmiş,
kendisinden en büyük farkı öğretilmiş beceriksizliğe dayalı kasılması olan,
henüz kim olduğunu bilmediğin bir adama, kolayca kulluk etsin. Ezilmiş başını,
renkli kumaşlarla gizlesin, eğilmiş başını doğrultamasın.
O güzelim elmayı vermemeliydim.
Bence de vememeliydin. Ben de hep bu tip "keşke"leri yaşıyorum. Sonunda da pişman oluyorum. İşte o kaba saba adamlar bizim düzenle yarattığımız değerleri, yerle bir edip,tepemize çıkıyorlar. Kızının başını gözünü kırpmadan ezmeyi hesaplayan kafa, ülkeye çörekleniyor. O zaman kızların başını örtmeye eve kapamaya programlanmış, beyinler,kendilerine yeni yeni hedefler çizerek yoksul ailelerin çocuklarını eğitimden uzak aile baskısıyla boğduğunun ayırdına varamıyor. Bizler bunlara her fırsatta karşı çıkıp, yürekli davranırsak geri adım atabiliyorlar. Bunun için senin de yazmaya başlaman çok iyi oldu.
YanıtlaSilBiliyor musun şimdi ne anımsadım. Sana elma soydum diye kızmıştın. Beni buna alıştırma sonra ilerde eşimden de isterim diye...
bende elma istiyorum,ozenle soyulmusundan:)
YanıtlaSilSevgili Asım,
YanıtlaSilYazılarını okudum. Çok beğendim.Anılar güzel ama kurgu yazılarını da bekliyorum.
Yıllar sonra tekrar seni bulduğum için çok sevinçliyim.
Selamlar, sevgiler.
Yener