28 Şubat 2012 Salı

OKU! YOKSA...

Öğrenciyim. Üçüncü sınıfın orta yerinde okulun kapatılmasıyla gelen zorunlu tatilde, stajdayım. İskenderun’da limanda, bir işçi barakasının içinde bana ayrılmış odamda kalıyor, DLR’nin limandaki bürosundaki staj yerime her gün raylar üzerinden yürüyerek ulaşıyorum. Yapılacak pek bir işim olmadığı için çoğu zaman ders kitaplarımı yanıma alıyorum ki, zamanım boşa geçmesin.
Yine böyle bir sabah, kolumun altında iki kalın kitap, rayların üzerinde yürüyordum, kulağım kirişte, tren gelirse yoldan çekilmek için. Arkadan bir ses taka-tuka, taka-tuka… İrkilip baktım, bir dekovil üzerinde babayiğit bir demiryolu çalışanı, eme basma tulumbaya benzer kolu indirip kaldırdıkça bana doğru yaklaşıyor. Yaklaşınca durdu ve seslendi:
- Delikanlı, şu makası değiştirir misin?
Tam makas noktasındaymışız meğer; niçin yardım etmeyeyim; koltuğumun altına sıkıştırdım kitapları bir güzel, yapıştım makasa iki elimle. O da ne, kımıldamıyor meret, ne yapsam boşuna…
İşçi dudağını hafifçe büzüp, boynunu “çattık” dercesine eğip, dekovilden atladı; bir eli arkasında diğer eliyle makası tutup, kolunu omuz başından savurtarak bir hamlede değiştirdi makası. Atladı dekovile, Taka-tuka, taka tuka uzaklaşırken, başını çevirip seslendi:
- Oku sen, oku! Yoksa aç kalırsın.
* * *
İnsanın başından yaşamı süresince çeşitli olaylar gelir geçer, yaşamın akışını değiştirmeyen; bu nedenle de çoğu zaman, önemsenmeden, unutulup giden. Kimi gülümsetir, kimi kızdırıp hırslandırır, kiminden küçük dersler çıkarırız, bilinçli ya da bilinçsiz. Kimini çok sonra anımsarız: “Alınmasıgereken ders ne olmalıydı, ben bir ders almış mıydım?” Anı kırıntılarının üzerinden geçtikçe, geçmişimiz farklı anlamlara bürünür.

Dekovil uzaklaştıktan sonra, kitapları elimden bırakıp, bir elim arkada belimde, diğer elim makasın kolunda, hareket omuz başından kolu tek hamlede savurtarak verilecek. Hoop, başarı… Elleri değiştir, şimdi diğer yöne…Artık, her sabahki oyunum olmuştu makasçılık.

Bir ders almıştım şüphesiz: Ne kadar kuvvetli olduğunuz kadar, sahip olduğunuz kuvveti nasıl kullandığınız, yaptığınız işe yoğunlaşmanız önemliydi. Hep ufak tefek, çok sonraları edindiğim göbeğimi saymazsak çelimsiz sayılacak birisiydim. Buna karşın, meslek yaşamım boyunca çoğu zaman, elimle sıktığım vidayı açmak zor oldu; pek çok güçlü kuvvetli kişinin sökemediği vidaları gevşetebildim ve söktüğüm parçaya hemen hemen hiç hasar vermedim. Acaba bunda dekovil deneyimimin bir katkısı olmuş muydu? Yoksa bu, çoğu zaman genç meslektaşlarıma karşı savunduğum gibi, alınan onca matematik ve fizik eğitiminin, bir mühendiste geliştirmesi gereken bir beceri miydi?
* * *
On dokuz yaşımda başımdan geçen; zaman zaman anımsayıp, bir fıkra gibi anlattığım, aynı kişiye ikinci kez anlattığımda, “sen bu işi kompleks yapmışsın” dedirten dekovil olayını bu kez, altmışımda düşündüren neydi? Uçakta, elimdeki bilgisayar çantasını kaldırdım bir hamle… Ağır geldi; yarıyolda kaldı elim; bir hamle daha; tamam, oldu işte! Niye zorlandım ki bu kadar? Çanta mı çok ağır, ben mi yorgunum bugün. Dekovildeki işçiden daha doğru bir ders alıp, zamanımın bir kısmını jimnastik salonlarında harcasaydım, hiç değilse yirmi beşime kadar. Kas kütlemi artırıp, kemik stoğumu artırsaydım da kemik erimesi derdim, biraz daha az düşündürseydi beni. Şu uçakların baş üstü dolapları da daha az dert olurdu başıma.

ELMA


Sene 1974 ya da 1975 olmalı; İstanbul’dan Ankara’ya dönüyorum. Sayısız iş seyahatlerimden biri… Vagon restorana girdim, oturdum. Son kalan boş masaydı; yanıma üç kişinin daha gelip oturması doğaldı. Tipik devlet memuru,  takım elbiseli ve kravatlıyım. Tam bir beyaz yakalı… Bana hizmet veren garson son derece candan ve ilgili. Yanıma sonradan gelip oturan üç kişilik gruba oldukça soğuk davranıyor; hizmet vermek istemiyor. Sonradan söylediklerine göre, oturmalarını da engellemek istemiş. Onlara bir başka garson hizmet etmeye başladı. Yanımda süregelen bir homurdanma: “Kravatımız yok; yüzümüze bakmıyorlar… Bilseydik takardık” gibi, sözler duyuyorum. Hiç üzerime alınmadım. Serde solculuk var ya, beyaz yakalı olmayan, üstünden başından beden işçisi olduğu anlaşılan herkes, benim için proleter. Diyalog kurulmalı, çelişkilerin şekilden değil, sınıfsal kökenden geldiği anlatılmalı. Sınıf bilinci aşılanmalı. Ben de onlarla beraber bana hizmet eden garsonu suçluyorum arkasından; “böyledir bunlar, kendi sınıfsal köklerini inkâr eder, farklı gördüklerine, zengin sandıklarına, burjuvalara yaklaşırlar” diyorum. Bu arada yemeğimi bitirmiş, tabldot menünün son parçası olan elmamı, çoğu zaman göstermeyeceğim bir sabırla, biraz da sohbeti uzatmak amacıyla, incecik soyuyorum. Tam yemeğe başlayacağım sırada, yanımdan bir rica geliyor:

- Kardeş, ben hiç yapamam, benim elmamı da soyar mısın?

O kadar kaptırmışım ki kendimi, sınıfsal bilinç eğitimine; hayret içinde donup kalmama karşın, benden istenen çok normal bir şeymiş gibi, kendi elimdeki elmayı uzatıyorum. Onun elmasını alıp, aceleyle gelişi güzel soyup yiyorum. Çok fazla konuşmadan kalkıp uzaklaşıyorum yanlarından.

Sonraları anımsadıkça üzüldüğüm bir olaydır bu. Keşke’leri sevmem, belki de yaşamımda en çok keşke sıraladığım olay budur: Keşke elmamı vermeyip, tersleseydim, ya da verirken çarpsaydım yüzüne, “bunu yapabilmek için kravat bağlamayı bilmek gerekir” gibisinden bir yanıtla.
Çocukluğumda elmamı annem soyardı; ablalarım soyardı; ağabeyimin de soymuşluğu vardır en küçük kardeşine. Elime bıçak alacak kadar büyüdüğümde de, bir bahaneyle başkasına soydurmak isterdim meyvemi; kınayan bir söz gelirdi hemen: “Elganim misin sen?” ya da “Senin elin armut mu taşlıyor?” Çocuk aklımda yer eden en büyük ayıplardan biriydi elganim olmak, eli ayağı tutarken başkasına beceriksizce bağımlı olmak.

Sonraları o kadar çok örneğini gördüm ki, erkek elganimliğinin. Bırakın kaba beden ya da kol işçiliğini, yaşamlarını ince el becerileriyle kazanan kimi sanat ehli hemcinsim, meyvalarının karıları tarafından soyulmasını, suyun, çayın, yemeğin önlerine getirilmesini doğal hakları olarak görüyorlardı. Hele dışarıda bir nedenle ezildiklerini hissediyorlarsa, tek egemenlik alanları olan evlerinde, karılarını ve kızlarını kullanmayı, onları ezme derecesinde hakları görüyorlardı. Böyle ailelerde erkek çocukları da kral gibiydi, ve elganim yetiştiriliyorlardı; öyle ki, bir de okuyamadılar mı, geliştirilmemiş el becerileri nedeniyle, tutabilecekleri işler de sınırlı kalıyor. Böylece lümpen proleter nüfusumuz artarken, sınıf çelişkisine dayalı bilincin yerini, kaba bir erkek dayanışması alıyor. Lümpenlik sınıf tanımayıp yayıldıkça, kadın erkek çelişkisi yaşamdaki en büyük kırılma ekseni durumuna geliyor.
Bir gün Ankara’da Ulus Posta Caddesinde bir hurdacıda, antika olmuş emektar buzdolabım için orijinal parça ararken, esnaf arasında şöyle bir diyaloğa kulak misafiri olmuştum:

- Kızını İmam Hatip’e verdin değil mi? İyi, iyi! Şimdi ezmezsen ileride başını hiç ezemezsin.
Bu sözler kanımı dondurmuş, neresinden tutup, duyduklarımın neresini düzelteceğimi bilememenin verdiği şaşkınlıkla, alacağımı alıp, terk etmiştim dükkânı.

Sınıf dayanışmasını unutun; hemcins dayanışması varken sınıf da ne ki!.. Erkek dayanışması…  Ne için, kimin uğruna. Doğduğunda oğlan olmadığı için üzülsen de sevdiğin; kucağına almana ön yargılı töreler izin vermese de uykusunda gizli gizli kokladığın kızının başını erkenden ezeceksin ki, bir başka evde veliaht olarak yetiştirilmiş, kendisinden en büyük farkı öğretilmiş beceriksizliğe dayalı kasılması olan, henüz kim olduğunu bilmediğin bir adama, kolayca kulluk etsin. Ezilmiş başını, renkli kumaşlarla gizlesin, eğilmiş başını doğrultamasın.
O güzelim elmayı vermemeliydim.